İlkokulda, Birinci Dünya Savaşı'nın çıkışı için Avusturya Veliaht Prensi'nin bir Sırp milliyetçi tarafından vurulmasını bahane olarak öğrendik hepimiz. Yani, o güne kadar kimse savaş düşünmüyordu, herkes birbirlerine iyi gözle bakıyordu, ama ne olduysa bir adam başka bir adamı vurdu ve bütün dünya savaşa girdi! Çocukken bile yemezdik bu bahaneleri, hem bunu hem de "Almanlar yenilince biz de yenilmiş sayıldık" klişelerini kendi geyik malzemelerimizde, futbol şapiyonalarından elenince falan kullandık.
Benzer bahaneler yıllarca kullanıldı, kullanılıyor. Diktatör Saddam Hüseyin'i, batı çıkarlarına karşı geldiği için kötü adam ilan ettikten sonra (1. Körfez Savaşı), kendilerine düşman olarka görüp, hem silah sanayiini canlandırmak hem de petrol kaynaklarına konmak için "kitle imha silahı"nı "Avusturya Veliahtı" olarak ilan ettiler. Mağrip ülkeleri teker teker isyan ettirilirken, karşı çıkan diktatör Kaddafi -ki kendisi Elysee Sarayı'nın bahçesine çadır kurabilecek kadar Fransa ile iyi ilişkiler içerisindeydi- bu sefer "masum insanları öldürüyor" bahanesi ile dış müdahaleye maruz kalarak öldürüldü.
Bizim Büyük Ortadoğu Projesi eşbaşkanı olduğunu iddia eden başbakanımız da bu oyunu çok beğendi galiba. "Komşularla sıfır sorun", "ticari müttefik", "kadim dost" gibi dostane yaklaşımlarla Suriye'nin ve dolayısıyla Beşar Esad'ın yanında olduğumuz belirtilirken, bir anda düşman kesiliverdik. Arap Baharı denen o "Ülkesel Dönüşüm Planı" için sırada Suriye varken bizim Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında sessiz kalmamız beklenemezdi. Neredeyse bir yıldır sürekli bir "Suriye'ye girelim" modunda alttan alttan insanlar hazırlandı. Haberlerde bir anda Beşar Esad kötü adam ilan ediliverdi. Suriye'nin özellikle kuzey kesimindeki isyancılar bir anda özgürlük savaşçıları, "Özgür Suriye Ordusu" oluverdi. Bu isyancıların, ortalığı daha da kaosa sürüklemek için yapmayacakları şey yok, özellikle PKK ile görüştüklerini kendileri de açıkladılar. Ama, bizim hükümetimiz bu isyancıların yanında hala.
Şimdi de bir savaş uçağımız, Suriye hava sahasını ihlal ettiği için Suriye tarafından düşürüldü. Bu kadar kesin konuşuyorum, çünkü resmi Dışişleri Bakanlığı açıklamasında kullanılan grafiklerde, Suriye hava sahasını 5 dakika süreyle alçak uçuş ile ihlal ettiğimiz bariz ortada. İşte bu da videosu:
http://video.cnnturk.com/2012/haber/6/24/grafiklerle-turk-ucaginin-dusurulmesi
Başbakan, meclisteki siyasi parti liderleri ile görüşecek ve Türkiye'nin kararını açıklayacaklar. Dışişleri Bakanlığı, NATO nezdinde harekete geçerek Suriye'ye karşı bir karar alınmasını - muhtemelen askeri harekat kararı- isteyecekler. Savaş kararı yani.
Bu planlar, bu hareketler, Türkiye'nin böyle "büyük devlet" olmak için yapmaya çalıştığı hareketler bıktırdı artık beni. Bu kadar acemi, bu kadar oyuncak, bu kadar saçma bir dış politika bu ülkeye yakışmıyor. Hele hele bir de savaş kararı çıkarsa, bu partinin bu ülkeye atacağı son ve en büyük kazık olacak bu.
Şimdi, milliyetçilik havasına girmeyin ve bu savaşa her durumda karşı çıkın. Ben, böyle bir savaş çıkmaması için elimden geleni yapacağım, siz de yapın. Elimizden gelen yeterli olmaz da devleti yönetenler savaş çıkarırlarsa bu savaşa hiç bir şekilde katılmayacağımı da belirtirim. İster vatan haini, ister korkak deyin. Ben yokum arkadaş.
24 Haziran 2012 Pazar
1 Haziran 2012 Cuma
Gülelim Ağlanacak Halimize...
Hangi birini yazalım, hangi biri hakkında atıp tutalım? Son günlerde, olan olaylar, yapılan konuşmalar o kadar garip, o kadar yazıklaştı ki. Hani, bir şey içiyor olsalar ona bağlayacağım ama, onu da yapmadıklarını söylüyorlar. Tiner de koklamıyorlar, onlara göre tinerci olan bizleriz zaten.
Bir ülkede, olan biteni en güzel anlatan yer mizah dergilerinin kapaklarıdır. Gazetelermiş, haber programlarıymış, popüler kitaplarmış hikaye. Kahvehanede, dolmuşta, takside konuşulan, dalga geçilen konular aynen bu dergilerin kapaklarına yansır. Bu haftaki Uykusuz dergisinin kapağını, olayları anlatması için buraya koydum:
Yapılan açıklamaların, tamamen suni gündem oluşturmak için olduğu aşikar. Takip edenleriniz olduysa, başbakanın kürtaj ve sezeryan açıklamalarından sonra haber kanallarındaki -sözde- siyasi tartışma programlarının ana konusu bu oldu. Açıklamaları fırsat bilen tatlı su muhalifleri, hemen konunun uzmanlarını programlara çıkararak yüksek reyting ve reklam geliri elde ettiler. Ne mutlu.
Farkettiyseniz, iktidar partisi, her kriz zamanında kadınların üzerine oynayarak konuyu başka yönlere çekiyor. İlk iktidar olmaya çalıştığı senelerde, kadınların başlarını kapatmaları üzerine oynadı, ortalığı bu yıllarca karıştırdı. Ne kadar saygılı olduklarını, "ananı da al git" derken görmüştük zaten. Sonrasında, kan tecavüze uğrayan donduran "N.Ç. davası" çıktı ortaya - maalesef Fatmagül ya da İffet gibi basit değildi. Bu olay, insanlığa sığmayan bu olay, en sonunda neredeyse zavallı kızın suçlu olduğu şekle büründü. Hukuk sistemiydi bu davayı bu duruma getiren, ve bu hukuk sistemi, öncesindeki "reform"larla ve o meşhur referandumla zaten iktidar partisinin egemenliğine girmişti. Kimse bana artık "yargı bağımsızlığı" ya da "kuvvetler ayrılığı" gibi eski değerlerle gelmesin, onlar öldü artık. Son olaylar zaten herkesin gözünün önünde, o yüzden kürtaj konusunda video paylaşmayacağım, sezeryan konusunda bilimsel açıklamalar yapmayacağım.
Sevmiyorum bu sistemi. Sevemiyorum bu insanları. Her böyle olayı gördüğümde, aha diyorum, George Orwell'in 1984 distopyası gerçek oluyor. Sevgi Bakanlığı kurup işkence ediyoruz. Barış Bakanlığı kurup savaş çıkarıyoruz. Kölelik özgürlüktür diyip sorgusuz sualsiz çalışmaya muhtaç bırakılıyoruz.
Her şeyimiz güç gösterisine dönüştü. Bir şeyleri ispat etme uğruna sürekli bir "en"leri yarıştırma derdindeyiz. Sürekli bu yarıştırmalardan sonra daha çok bir şeyler kazanacağımızı düşünüyoruz. En sonunda, o büyük kestane ağacının altında, sen beni, ben seni, herkes birbirini satacak bu en bir şey kazanma hırsı için.
Daha çook yazılır bu iki günün gündemi için. Kapak özetler her şeyi.
Bir ülkede, olan biteni en güzel anlatan yer mizah dergilerinin kapaklarıdır. Gazetelermiş, haber programlarıymış, popüler kitaplarmış hikaye. Kahvehanede, dolmuşta, takside konuşulan, dalga geçilen konular aynen bu dergilerin kapaklarına yansır. Bu haftaki Uykusuz dergisinin kapağını, olayları anlatması için buraya koydum:
Yapılan açıklamaların, tamamen suni gündem oluşturmak için olduğu aşikar. Takip edenleriniz olduysa, başbakanın kürtaj ve sezeryan açıklamalarından sonra haber kanallarındaki -sözde- siyasi tartışma programlarının ana konusu bu oldu. Açıklamaları fırsat bilen tatlı su muhalifleri, hemen konunun uzmanlarını programlara çıkararak yüksek reyting ve reklam geliri elde ettiler. Ne mutlu.
Farkettiyseniz, iktidar partisi, her kriz zamanında kadınların üzerine oynayarak konuyu başka yönlere çekiyor. İlk iktidar olmaya çalıştığı senelerde, kadınların başlarını kapatmaları üzerine oynadı, ortalığı bu yıllarca karıştırdı. Ne kadar saygılı olduklarını, "ananı da al git" derken görmüştük zaten. Sonrasında, kan tecavüze uğrayan donduran "N.Ç. davası" çıktı ortaya - maalesef Fatmagül ya da İffet gibi basit değildi. Bu olay, insanlığa sığmayan bu olay, en sonunda neredeyse zavallı kızın suçlu olduğu şekle büründü. Hukuk sistemiydi bu davayı bu duruma getiren, ve bu hukuk sistemi, öncesindeki "reform"larla ve o meşhur referandumla zaten iktidar partisinin egemenliğine girmişti. Kimse bana artık "yargı bağımsızlığı" ya da "kuvvetler ayrılığı" gibi eski değerlerle gelmesin, onlar öldü artık. Son olaylar zaten herkesin gözünün önünde, o yüzden kürtaj konusunda video paylaşmayacağım, sezeryan konusunda bilimsel açıklamalar yapmayacağım.
Sevmiyorum bu sistemi. Sevemiyorum bu insanları. Her böyle olayı gördüğümde, aha diyorum, George Orwell'in 1984 distopyası gerçek oluyor. Sevgi Bakanlığı kurup işkence ediyoruz. Barış Bakanlığı kurup savaş çıkarıyoruz. Kölelik özgürlüktür diyip sorgusuz sualsiz çalışmaya muhtaç bırakılıyoruz.
Her şeyimiz güç gösterisine dönüştü. Bir şeyleri ispat etme uğruna sürekli bir "en"leri yarıştırma derdindeyiz. Sürekli bu yarıştırmalardan sonra daha çok bir şeyler kazanacağımızı düşünüyoruz. En sonunda, o büyük kestane ağacının altında, sen beni, ben seni, herkes birbirini satacak bu en bir şey kazanma hırsı için.
Daha çook yazılır bu iki günün gündemi için. Kapak özetler her şeyi.
2 Mayıs 2012 Çarşamba
Sana göre süt, bana göre fındık!
Ekşisözlük'te 80'lerin sonunda 90'ların başında çocuk olmak başlığını okuyup da "aa bu beni anlatıyor" diyenlerdenseniz, o dönem okullarda dağıtılan fındıkları çok iyi hatırlarsınız. Hani şu meşhur Çernobil faciasının ardından, Karadeniz Bölgesi'nde artan radyasyondan dolayı dünyaya satamadığımuz ve iç piyasaya verilen, muhtemelen yüksek dozda radyasyon içeren fındıklar. Hatırlarsınız, karton kutular içinde küçük poşetlerle gelirdi ve biz de biraz hayvan gibi yerdik. O dönemde "güvenli" olduğu söyleniyordu o fındıkların, zaten çocuk aklımızla çok fazla detaylı düşünemiyorduk. Büyüklerimiz de, radyasyonlu çayı güvenli diye kameraların önünde içen bakandan, merhum Cahit Aral'dan etkilenerek aslında Türkiye'ye radyasyon gelmediğini, hatta Türk'e bir şey olmayacağını falan düşünüyordu. Yani, çocuklarını uyaramıyorlardı. Uyarsalar ne olacaktı ki sanki, orada bütün sınıf fındık yerken canı çeken çocuğuna pazardan fındık alsa o da radyasyonlu olacaktı!
Bugünkü gündemi allak bullak eden "Okul Sütü" skandalı bana bu fındık rezaletini hatırlattı. Bakıldığı zaman güzel görünen, ama aslında o kadar da masum olmayan bir proje bu. Masum olmamasının bir çok sebebi var. Birincisi, dağıtılacak sütün depolanması, taşınması, paketlenmesi gibi sorunları düzgünce halletmeden, denetimleri düzgün yapmadan, bozulması ve zehirlemesi çok kolay olan sütü, zehirlenmesi çok kolay olan çocuklara dağıtmak gerçekten cahilce. Bu projenin bugün başlayacağını bu sabah radyodan duydum, "kesin birşey olacak, Allah vere de olmasa" derken öğlen zehirlenme haberlerini aldım. Televizyonda izlediğim haberlerde Diyarbakır'daki zehirlenme vakasında sütlerin Cuma gününden depolara geldiği ve dağıtıldığı bu Çarşamba gününe kadar orada bekletildiğini söylüyorlardı. Şu haberde de sütlerin son kullanma tarihinin 2005 olduğundan bahsediliyordu! Bunun 200512 -- 20/05/12 'nin yanlış okunması olduğunu ümit ediyorum. Yani, kısacası, işin içinde bir beceriksizlik var, ve bunun bedelini çocuklar çekiyor.
Diğer mevzu da, sütün kendisi. Bildiğiniz gibi, dağıtılan süt, inek sütü. Her gördüğümüzde çocukluk ile ilişkilendirdiğimiz, büyümemize yardımcı olduğunu düşüdüğümüz, çok besleyici olduğunu düşündüğümüz inek sütü. İneklerin, kendi yavrularını doğduktan sonra beslemek için vücutlarında ürettikleri beyaz sıvı. İnsan vücudu için uygun olmadığı bir çok kişi tarafından artık daha çok dile getirilmeye başlandı. Özellikle, kadınlardaki kemik erimesine karşı süt içmenin faydadan çok zararı olduğundan bahsediliyor. Çoğumuzun süt içtiğinde karnının ağrımasına sebep olan laktoz intoleransını zaten çoğumuz yakından biliyoruz. Ki bu söylediklerim sadece yetişkinler için değil, çocuklar için de geçerli olabilir. Bu sitede yazanların ne kadar doğru olduğunu bilmiyorum, fakat inek sütü için yazanlar pek de iyi değil. Açıkçası o sütlerin nereden nasıl toplandığı, hangi koşullarda paketlendiği, üretilirken kullanılan ilaçları, fiyatı düşürmek için kullanılan yöntemleri araştırmak ve yazmak istemiyorum.
Yakında bakanın televizyona çıkıp canlı yayında süt içmesini bekliyorum. O zaman güvenebilirim.
Bugünkü gündemi allak bullak eden "Okul Sütü" skandalı bana bu fındık rezaletini hatırlattı. Bakıldığı zaman güzel görünen, ama aslında o kadar da masum olmayan bir proje bu. Masum olmamasının bir çok sebebi var. Birincisi, dağıtılacak sütün depolanması, taşınması, paketlenmesi gibi sorunları düzgünce halletmeden, denetimleri düzgün yapmadan, bozulması ve zehirlemesi çok kolay olan sütü, zehirlenmesi çok kolay olan çocuklara dağıtmak gerçekten cahilce. Bu projenin bugün başlayacağını bu sabah radyodan duydum, "kesin birşey olacak, Allah vere de olmasa" derken öğlen zehirlenme haberlerini aldım. Televizyonda izlediğim haberlerde Diyarbakır'daki zehirlenme vakasında sütlerin Cuma gününden depolara geldiği ve dağıtıldığı bu Çarşamba gününe kadar orada bekletildiğini söylüyorlardı. Şu haberde de sütlerin son kullanma tarihinin 2005 olduğundan bahsediliyordu! Bunun 200512 -- 20/05/12 'nin yanlış okunması olduğunu ümit ediyorum. Yani, kısacası, işin içinde bir beceriksizlik var, ve bunun bedelini çocuklar çekiyor.
Diğer mevzu da, sütün kendisi. Bildiğiniz gibi, dağıtılan süt, inek sütü. Her gördüğümüzde çocukluk ile ilişkilendirdiğimiz, büyümemize yardımcı olduğunu düşüdüğümüz, çok besleyici olduğunu düşündüğümüz inek sütü. İneklerin, kendi yavrularını doğduktan sonra beslemek için vücutlarında ürettikleri beyaz sıvı. İnsan vücudu için uygun olmadığı bir çok kişi tarafından artık daha çok dile getirilmeye başlandı. Özellikle, kadınlardaki kemik erimesine karşı süt içmenin faydadan çok zararı olduğundan bahsediliyor. Çoğumuzun süt içtiğinde karnının ağrımasına sebep olan laktoz intoleransını zaten çoğumuz yakından biliyoruz. Ki bu söylediklerim sadece yetişkinler için değil, çocuklar için de geçerli olabilir. Bu sitede yazanların ne kadar doğru olduğunu bilmiyorum, fakat inek sütü için yazanlar pek de iyi değil. Açıkçası o sütlerin nereden nasıl toplandığı, hangi koşullarda paketlendiği, üretilirken kullanılan ilaçları, fiyatı düşürmek için kullanılan yöntemleri araştırmak ve yazmak istemiyorum.
Yakında bakanın televizyona çıkıp canlı yayında süt içmesini bekliyorum. O zaman güvenebilirim.
20 Nisan 2012 Cuma
Aşı
Önceki yazımda (aslında ilk yazımda) yazmıştım ki, bir bilim-kurgu dizi senaryosunda kanser aşısı kullanarak dünya nüfusunu azaltan ve dünyayı bir şekilde ele geçiren bir uzaylı ırktan bahsetmiştim. Bu senaryo, doğal olarak kurgu. Gerçekle alakalı olmasını, hele öyle bir dizide beklemek biraz fazla kendini kaptırmak olur. Ama, oradaki fikirleri, illa ki bir uzaylı ırkın kullanması gerekmiyor. Sonuçta, ben o yazıyı yazdıktan sonra NTV'de bir haber çıktı. Bu haberde, İsrailli bilimadamlarının kanser türlerinin %90'ına etki eden bir aşı bulduğu bilgisi var. İşte haber:
http://www.izlesene.com/tv/ntv/video/kansere-asi-umudu/6082285
Elbette ben de isterim ki kanser illetine bir çare bulunsun ve hastalar sağlığına kavuşsun. Ama hala, artan dünya popülasyonunun kontrolü için kanser hastalığının bilerek yaygınlaştırıldığını ve bu hastalığın tedavisi için çıkarılacak yöntemlerin de dünya nüfusunu kontrol altına almak için kullanılacağını düşünüyorum. Bunları da, kaba loblarımla düşünmüyorum, konuşulmuşu var:
http://www.youtube.com/watch?v=6WQtRI7A064&feature=BFa&list=FLf_nupbAghz--oVXZA20KtA
Videoyu izlediğinizde, o zenginler zengini Bill Gates'in, dünya nüfusunu kontrol etmek için "aşı" kullanılması gerektiğini söylediğini göreceksiniz. Evet, o Microsoft'un kurucusu, kendini hayır işlerine adamış William H. Gates, özellikle fakir ülkelerdeki nüfus artışını engellemek için kullanacağı yöntemler arasında "aşı" var!
Bu işleri kimin yaptığı, kimin yaptırdığı hakkında bilgim yok. Biraz araştırınca, çok farklı teoriler çıkıyor. İşte birileri illuminati diyor, birileri masonlardan bahsediyor (aynı olabilir bunlar), birileri uzaylılar - ya da daha popüler tabir ile "reptilian" ırk diyor. Açıkçası kimin yaptığı değil ne yapıldığı şu anda daha çok ilgilendiriyor beni.
Daha çok şey düşecektir önüme.
http://www.izlesene.com/tv/ntv/video/kansere-asi-umudu/6082285
Elbette ben de isterim ki kanser illetine bir çare bulunsun ve hastalar sağlığına kavuşsun. Ama hala, artan dünya popülasyonunun kontrolü için kanser hastalığının bilerek yaygınlaştırıldığını ve bu hastalığın tedavisi için çıkarılacak yöntemlerin de dünya nüfusunu kontrol altına almak için kullanılacağını düşünüyorum. Bunları da, kaba loblarımla düşünmüyorum, konuşulmuşu var:
http://www.youtube.com/watch?v=6WQtRI7A064&feature=BFa&list=FLf_nupbAghz--oVXZA20KtA
Videoyu izlediğinizde, o zenginler zengini Bill Gates'in, dünya nüfusunu kontrol etmek için "aşı" kullanılması gerektiğini söylediğini göreceksiniz. Evet, o Microsoft'un kurucusu, kendini hayır işlerine adamış William H. Gates, özellikle fakir ülkelerdeki nüfus artışını engellemek için kullanacağı yöntemler arasında "aşı" var!
Bu işleri kimin yaptığı, kimin yaptırdığı hakkında bilgim yok. Biraz araştırınca, çok farklı teoriler çıkıyor. İşte birileri illuminati diyor, birileri masonlardan bahsediyor (aynı olabilir bunlar), birileri uzaylılar - ya da daha popüler tabir ile "reptilian" ırk diyor. Açıkçası kimin yaptığı değil ne yapıldığı şu anda daha çok ilgilendiriyor beni.
Daha çok şey düşecektir önüme.
9 Nisan 2012 Pazartesi
Dikkat! Canavar Çıkabilir!
Keşke bu uyarıyı sadece Van Gölü için söyleseydik. Maalesef, birçok büyük şehirde bu uyarıyı herhangi bir yolda yapmak gerekiyor. O kadar ki, artık sadece gittiğimiz yolda değil, bölünmüş yolda karşı şeritten gelen, 100 metre arkamızdan gelen, hatta tepemizdeki köprüden araçları takip etmezsek kaza yapar duruma geliyoruz.
Önden söyleyim: ben de sütten çıkmış ak kaşık değilim. Tamam, kurallara uymaya çalışırım fakat sigortam attığında ben de hız yapıp sinyalsiz akabilirim. Ama bu özelliklerim, trafikteki çakallardan ve uyuzlardan nefret etmem için bağlayıcı değil. Kim mi bu çakallar ve uyuzlar? İşte liste..
Mobese çakalları: Artık neredeyse her şehirde her bulvarda birer hız kontrol kamerası veya kırmızı ışık kontrol kamerası mevcut. Bu kameralar ile emniyet, yeni yasa ile 70'e çıkarılan hız sınırını aşanları, kırmızı ışıkta (hatta sarıda) geçenleri bir bir kaydedip evlere paket şeklinde cezayı gönderiyor. Güzel, ve bizim müstehak olduğumuz bir uygulama. Çünkü, son sürat bu kameralara yaklaşıp, 50 metrelik bir yavaşlamadan sonra yeniden hızlanan araçlar artık alışık olduğumuz bir durum. Ya da, kamera olan kırmızı ışıkta durup bir sonraki kamerasız ışıkta kırmızıda geçmek çok da uzak değil. Yani, anca her yolda, her ışıkta kamera olmazsa kurallara uymaya niyetimiz yok.
Şerit çakalları: ya da nam-ı diğer otoban fareleri. Genelde altında küçük ama güçlü otomobiller (Peugeot 106, Seat Leon vs) olan, geçmişin Doğan görünümlü Şahin'cileri. Bu çakallar için şerit çizgileri, diğer araçların arasında gitmesi gereken çizgiler sadece. Araç takip mesafesi ise kendi kafalarındaki işin eğlence kısmı: sizin önünüzdeki araçla aranızdaki mesafe ne kadar az ise o aradan geçince kazandıkları puan (?) o kadar fazla oluyor. Ah bir bilseler arkalarından onlar kaybolana kadar ne kadar çok küfrediyorum...
Şirket çakalları: 34 plakalı, genelde ilaç ya da pazarlama şirketlerinde çalışan, her zaman acelesi olan arkadaşlar. Bu çakallar için çoğu zaman trafik cezalarının ya da yedikleri küfürlerin önemi olmuyor - tam tersine onlar yanlış birşey yapıp da siz laf ettiğiniz zaman yine onlar size küfrediyor. En iyisi, özellikle İstanbul dışında 34 plakalı araçlardan uzak durmak.
Sarı çakallar: Taksiciler. Trafik onlar için icat edilmiş, yollar onlar için yapılmıştır. Sinyaller, yollardaki şeritler, takip mesafesi kuralları, trafik ışıkları, hatta diğer araçlar tamamen onlara düşman olarak yaratılmıştır. Yoksa karşısındaki araçlara, trafik kurallarına neden bu kadar düşmanca yaklaşsınlar değil mi?
Toplu taşıma çakalları: Otobüs ve dolmuşçular. Ben hayatım boyunca 4 şeritli bir yola akan bir trafikte dikine girerek en sağdan en sol şeride (ya da tam tersi) geçmeyi beceremedim, becerebileceğimi de hiç zannetmiyorum. Belediyelerimizin büyük şehir planlama çalışmaları sonucu oluşturdukları duraklar sayesinde de hepsi birden aynı yerde toplanıp aynı anda küfür yiyebiliyorlar.Hatta bazıları hızını alamayıp köprülerden uçabiliyorlar.
Telefon uyuzları: araç kullanırken cep telefonu kullanmak yasaktır. Bunu ben değil, kurallar kanunlar söylüyor. Tabi anlayana, dinleyene. Cep telefonu ile konuşurken sol şeritten 50 ile gittiği zaman tehlike olmadığını düşünenler var çünkü. Çok konuşkan biriysen alırsın bir bluetooth kulaklık, takarsın kulağına konuşursun. Bunun ileri versiyonu olarak araç kullanırken SMS ya da e-mail okuyan/yazan tipler de var, onlara diyecek birşeyim yok artık.
Uyuz hanımlar: Kusura bakmayın hanımlar, ama çoğunlukla kötü kullanıyorsunuz araçları. Arada çok iyi kullananlar yok mu, var tabi. Ama, özellikle 4-çeker arazi aracı alıp da her yolda aynı hızda gidenler insanı gerçekten uyuz ediyor. Ne demek bu? Bir otoparktan ya da ara yoldan 50 ile çıkıp da otoyol kıvamındaki bulvarlarda da sol şeritten 50 ile gitmek, aynı şey değil. Tamam, maganda sürücüler sizi çok sıkıştırıyor ama, siz de yolda kendinizi belli etmeyin o kadar. Zaten buraya kadar okuduysanız ne demek istediğimi anlamışsınızdır.
Genelleme insanı oldum bugün. Hadi hayırlısı.
Önden söyleyim: ben de sütten çıkmış ak kaşık değilim. Tamam, kurallara uymaya çalışırım fakat sigortam attığında ben de hız yapıp sinyalsiz akabilirim. Ama bu özelliklerim, trafikteki çakallardan ve uyuzlardan nefret etmem için bağlayıcı değil. Kim mi bu çakallar ve uyuzlar? İşte liste..
Mobese çakalları: Artık neredeyse her şehirde her bulvarda birer hız kontrol kamerası veya kırmızı ışık kontrol kamerası mevcut. Bu kameralar ile emniyet, yeni yasa ile 70'e çıkarılan hız sınırını aşanları, kırmızı ışıkta (hatta sarıda) geçenleri bir bir kaydedip evlere paket şeklinde cezayı gönderiyor. Güzel, ve bizim müstehak olduğumuz bir uygulama. Çünkü, son sürat bu kameralara yaklaşıp, 50 metrelik bir yavaşlamadan sonra yeniden hızlanan araçlar artık alışık olduğumuz bir durum. Ya da, kamera olan kırmızı ışıkta durup bir sonraki kamerasız ışıkta kırmızıda geçmek çok da uzak değil. Yani, anca her yolda, her ışıkta kamera olmazsa kurallara uymaya niyetimiz yok.
Şerit çakalları: ya da nam-ı diğer otoban fareleri. Genelde altında küçük ama güçlü otomobiller (Peugeot 106, Seat Leon vs) olan, geçmişin Doğan görünümlü Şahin'cileri. Bu çakallar için şerit çizgileri, diğer araçların arasında gitmesi gereken çizgiler sadece. Araç takip mesafesi ise kendi kafalarındaki işin eğlence kısmı: sizin önünüzdeki araçla aranızdaki mesafe ne kadar az ise o aradan geçince kazandıkları puan (?) o kadar fazla oluyor. Ah bir bilseler arkalarından onlar kaybolana kadar ne kadar çok küfrediyorum...
Şirket çakalları: 34 plakalı, genelde ilaç ya da pazarlama şirketlerinde çalışan, her zaman acelesi olan arkadaşlar. Bu çakallar için çoğu zaman trafik cezalarının ya da yedikleri küfürlerin önemi olmuyor - tam tersine onlar yanlış birşey yapıp da siz laf ettiğiniz zaman yine onlar size küfrediyor. En iyisi, özellikle İstanbul dışında 34 plakalı araçlardan uzak durmak.
Sarı çakallar: Taksiciler. Trafik onlar için icat edilmiş, yollar onlar için yapılmıştır. Sinyaller, yollardaki şeritler, takip mesafesi kuralları, trafik ışıkları, hatta diğer araçlar tamamen onlara düşman olarak yaratılmıştır. Yoksa karşısındaki araçlara, trafik kurallarına neden bu kadar düşmanca yaklaşsınlar değil mi?
Toplu taşıma çakalları: Otobüs ve dolmuşçular. Ben hayatım boyunca 4 şeritli bir yola akan bir trafikte dikine girerek en sağdan en sol şeride (ya da tam tersi) geçmeyi beceremedim, becerebileceğimi de hiç zannetmiyorum. Belediyelerimizin büyük şehir planlama çalışmaları sonucu oluşturdukları duraklar sayesinde de hepsi birden aynı yerde toplanıp aynı anda küfür yiyebiliyorlar.Hatta bazıları hızını alamayıp köprülerden uçabiliyorlar.
Telefon uyuzları: araç kullanırken cep telefonu kullanmak yasaktır. Bunu ben değil, kurallar kanunlar söylüyor. Tabi anlayana, dinleyene. Cep telefonu ile konuşurken sol şeritten 50 ile gittiği zaman tehlike olmadığını düşünenler var çünkü. Çok konuşkan biriysen alırsın bir bluetooth kulaklık, takarsın kulağına konuşursun. Bunun ileri versiyonu olarak araç kullanırken SMS ya da e-mail okuyan/yazan tipler de var, onlara diyecek birşeyim yok artık.
Uyuz hanımlar: Kusura bakmayın hanımlar, ama çoğunlukla kötü kullanıyorsunuz araçları. Arada çok iyi kullananlar yok mu, var tabi. Ama, özellikle 4-çeker arazi aracı alıp da her yolda aynı hızda gidenler insanı gerçekten uyuz ediyor. Ne demek bu? Bir otoparktan ya da ara yoldan 50 ile çıkıp da otoyol kıvamındaki bulvarlarda da sol şeritten 50 ile gitmek, aynı şey değil. Tamam, maganda sürücüler sizi çok sıkıştırıyor ama, siz de yolda kendinizi belli etmeyin o kadar. Zaten buraya kadar okuduysanız ne demek istediğimi anlamışsınızdır.
Genelleme insanı oldum bugün. Hadi hayırlısı.
6 Nisan 2012 Cuma
Ne Yesek?
Son zamanlarda gazetelerde çıkan haberlerden sonra, artık ne yesek diye iyice düşünmeye başladım. Çünkü, kırmızı et sağlıksız diye beyaz ete yöneldik, olmadı hafif yiyelim diye salatalara, sebzelere yöneldik, ara öğün alalım da kilo almayalım diye ceplerimizde meyve taşımaya başladık - hepsinde bir maraz çıktı. Peki, biz neye inanacağız da ne yiyeceğiz artık?
Milliyet'te çıkan şu haberde tavuk eti ve yumurtadaki tehlikeleri anlatmışlar. Diyorlar ki, tavukları büyütürken kullanılan antibiyotikler, hormonlar ve ilaçlar bunları yiyen bünyede değişik sorunlara yol açıyormuş. Bana çok mantıksız ya da yalan gelmiyor bunlar, sonuçta o kadar kimyasal insan vücuduna girdiği zaman ne gibi sonuçlar doğuracağına dair inanın hiç bir fikrim yok.
Tavuk eti dışında, sebze ve meyvelerle ilgili, Radikal'de şu haberi gördüm. Bu haberde de, Türkiye'de, o "yalnız ve güzel ülke"de, sebze ve meyvelerde kullanılan tarımsal ilaçların Avrupa Birliği standartlarının kat kat üstünde olduğu yazıyor. Bu tarımsal ilaçların kansere yol açtığı artık bilinen bir gerçek.
Bu haberlerden çok farklı sonuçlar çıkarabiliriz. Diyebiliriz ki, tarımsal ilaçları satanların birilerinin ortağı olması, üretilen kanserojen gıdalar ile daha çok kişiyi kanser ederek pahalı kanser tedavileri üzerinden para kazanmak, daha ucuz bir düşünceyle sadece maliyeti zehirli tarım ilaçlarıyla, antibiyotiklerle azaltarak daha çok kar etmek bu sebepler olabilir.
Nedense, bu haberleri ve bazı yorumları okuyunca, aklıma Stargate SG-1 dizisindeki bir bölüm geldi. Bu bölümde, Aschen adı verilen bir uzaylı uygarlık, biz dünyalılara sağlık konusunda yardım ediyorlardı. Bu yardım, o zamanlar dünyada yoğun olan kanser hastalığı dahil bir çok hastalığı iyileştiren ve ömrü uzatan bir aşı şeklinde veriliyor. Tabi bu durumdan biz dünyalılar çok memnunuz, çünkü yıllardır bulamadığımız "kansere çare"yi hazır önümüze getiriyorlar. Eh, bu kadar iyiliğin altında bir şey olması da beklenir, nitekim öyle de oluyor. Bu ilaç aslında insanların doğurganlığını azaltıyor, dünya nüfusu hızla azalmaya başlıyor. Sonrası önemli değil, kahramanlar bu olayı ortaya çıkarıyor falan filan.
Peki nasıl bir mantık bu dizi bölümünü bu haberlerle bağdaştırır? Ha, öyle bir uzaylı istilası beklentim yok, komplo teorilerine girmeyeceğim. Fakat, bu kadar insanın, toplu bir şekilde kansere yönlendirildiğini görmek çok da mantık dışı gelmiyor. Sonuçta, ne kadar çok kanserli insan, o kadar çok araştırma ve o kadar çok kanser ilacı satışı. Ve tabi ki, o kadar çok, kanser yüzünden başka bir şey düşünemeyen, zararsız insanlar.
Neyse, hepimize afiyet olsun.
Milliyet'te çıkan şu haberde tavuk eti ve yumurtadaki tehlikeleri anlatmışlar. Diyorlar ki, tavukları büyütürken kullanılan antibiyotikler, hormonlar ve ilaçlar bunları yiyen bünyede değişik sorunlara yol açıyormuş. Bana çok mantıksız ya da yalan gelmiyor bunlar, sonuçta o kadar kimyasal insan vücuduna girdiği zaman ne gibi sonuçlar doğuracağına dair inanın hiç bir fikrim yok.
Tavuk eti dışında, sebze ve meyvelerle ilgili, Radikal'de şu haberi gördüm. Bu haberde de, Türkiye'de, o "yalnız ve güzel ülke"de, sebze ve meyvelerde kullanılan tarımsal ilaçların Avrupa Birliği standartlarının kat kat üstünde olduğu yazıyor. Bu tarımsal ilaçların kansere yol açtığı artık bilinen bir gerçek.
Bu haberlerden çok farklı sonuçlar çıkarabiliriz. Diyebiliriz ki, tarımsal ilaçları satanların birilerinin ortağı olması, üretilen kanserojen gıdalar ile daha çok kişiyi kanser ederek pahalı kanser tedavileri üzerinden para kazanmak, daha ucuz bir düşünceyle sadece maliyeti zehirli tarım ilaçlarıyla, antibiyotiklerle azaltarak daha çok kar etmek bu sebepler olabilir.
Nedense, bu haberleri ve bazı yorumları okuyunca, aklıma Stargate SG-1 dizisindeki bir bölüm geldi. Bu bölümde, Aschen adı verilen bir uzaylı uygarlık, biz dünyalılara sağlık konusunda yardım ediyorlardı. Bu yardım, o zamanlar dünyada yoğun olan kanser hastalığı dahil bir çok hastalığı iyileştiren ve ömrü uzatan bir aşı şeklinde veriliyor. Tabi bu durumdan biz dünyalılar çok memnunuz, çünkü yıllardır bulamadığımız "kansere çare"yi hazır önümüze getiriyorlar. Eh, bu kadar iyiliğin altında bir şey olması da beklenir, nitekim öyle de oluyor. Bu ilaç aslında insanların doğurganlığını azaltıyor, dünya nüfusu hızla azalmaya başlıyor. Sonrası önemli değil, kahramanlar bu olayı ortaya çıkarıyor falan filan.
Peki nasıl bir mantık bu dizi bölümünü bu haberlerle bağdaştırır? Ha, öyle bir uzaylı istilası beklentim yok, komplo teorilerine girmeyeceğim. Fakat, bu kadar insanın, toplu bir şekilde kansere yönlendirildiğini görmek çok da mantık dışı gelmiyor. Sonuçta, ne kadar çok kanserli insan, o kadar çok araştırma ve o kadar çok kanser ilacı satışı. Ve tabi ki, o kadar çok, kanser yüzünden başka bir şey düşünemeyen, zararsız insanlar.
Neyse, hepimize afiyet olsun.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




