9 Haziran 2013 Pazar

Çok Kızdı

"Okullarda bunları öğretmiyorum, nerden öğreniyorlar bunları?" diyordur muhtemelen. Zeki bir topluluğa çattı bu sefer. Her söylediğine laflar hazır, sürekli yedikleri ayarlar internette. Sadece kendisi değil, kralcılığını yapan yandaşları da aynı durumda. Desteksiz atılan yalanlar teker teker ortaya düşüyor, hepsi de belgeli. Bu zekice ve altyapısı olan laflara, ezberindeki laflar yetmedi. Çok kızdı.


İnternet, cep telefonu çok iyi para getiriyordu. Yurtdışından telefon getirmeyi de zorlaştırarak, Türkiye'den satışı ve bu sayede fahiş ÖTV kazanmayı da güzel bir gelir kalemi olarak yazmıştı. Fakat, verilen ÖTV'lerin geri dönüşü çok acı oldu. 3G ihalesinde kazanılan paralar acı çıkıyordu. Cep telefonları ile olay yerlerinden canlı aktarılan fotoğraflar, videolar, her türlü yalan haberin önüne geçti. Yandaş medyasını kullanamadı. Çok kızdı.

Aşağılamaya çalıştı, hakaret etti. Sokaktaki hakkını arayan insanlara "çapulcu" dedi. Zaten daha önce "marjinal", "ayyaş" gibi sıfatları kullandığını biliyorduk, yeni bir terim bulması hoşumuza gitti. Onun gibi inatlaşacağımızı, hakaret davaları açacağımızı düşündü ama işler ters tepti. Çapulcu tabirini beğendik, sahiplendik. Chapulling şeklinde İngilizce'ye çevrildi ve bütün dünya öğrendi. Hakaret etme işi ters tepti. Çok kızdı.



Afrika'ya gitti geldi. Sandı ki o gelene kadar olayları çözeceklerdi, çözemediler. Biber gazı bitti, gazı yiyen bitmedi. Neyse dedi, bari adam toplayalım, gösteri yapalım. Gelişini sürekli geciktirdi, o geciktirdikçe ilçe teşkilatları SMS'lerle adam toplamaya başladı. Bütün belediye ulaşım hizmetleri seferber edildi - ki bunlar herkesin vergileriyle sağlanan hizmetlerdi - ve havaalanına adam topladı. Toplananların ellerine üç-beş kuruş sıkıştırıldı, gerekli fotoşoplamalar yapıldı, fakat sloganı tam tutturamadılar. Çok kızdı.


Dini ağzına dolamaya çalıştı. Camide içki içildi yalanını, toplu seks yapıldığı yalanını, tecavüz yalanlarını salmaya başladı yandaşları. Bizzat, kime sorsanız onun partisine oy vereceğini düşüneceğiniz caminin imamı yalanladı iddiaları. Üstüne üstlük, direnişçilerin arasına bazı aktivist müslümanlar girdi, kandil gecesi dua okudu, cuma günü namaz kıldı meydanda. Yine yandaşları bunları "zındık" olarak tanımladı ama kimse yemedi. Çok kızdı.



Son iki senedir, taraftarları, özellikle de Galatasaray ve Fenerbahçe taraftarlarını birbirine düşürerek, çok iyi rant kazandı. Futbol liginin futbol kalitesi yükselmeden izleyici sayısı yükseltildi. Derbiler kızıştırıldı ki araya güzel yasa tasarıları girebilsin. Ama, birbirlerini son maçta öldüren taraftarlar bir araya geldi, birbirlerine destek oldu. Ayrıştıramadı, kendi eliyle birleştirdi. Çok kızdı.

Bu olayın amacı senin inadın dedik, kibirin dedik. Birşey demedi. Sadece, çok kızdı.

Bir soğuk bira içse geçer diyeceğim ama içmez biliyorum. Soğuk ayrana da eyvallah, naneli buzlu ayran da iyi gelir. Hararetini alır. Bu kadar kızmak iyi değil, sağlığa zarar.

Alakalı: Muhafazakar Kardeşim ve Taksim'de Biri mi Var? - Bizim Marjinallerdir..

3 Haziran 2013 Pazartesi

Muhafazakar Kardeşim

İnsanların öyle ya da böyle yaftalanmasına karşıyım, fakat sen kendine bu ismi uygun gördüğün için sana bu şekilde sesleniyorum.

Önce şu mağdur edebiyatını bir bırakalım. Sürekli muhafazakarlar ezildi, sürekli hor görüldük gibi hikayelere girme. Bu ülkede, 1950'den beri, Menderes'ten beri sürekli sağ partiler iktidarda. İnanmıyorsan bir bak. Sonra bana gelip de muhafazakarlar şöyle böyle ezildi diye çıkma. Sizin altyapınız olan imam hatip liselerini, kuran kurslarını onlar açtı, cemaatsiz köye camiyi onlar dikti. Kendinden önceki her şeyi "CeHaPe Zihniyeti"ne bağlama.

Kalkmışsın, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve kanunlarını, "ecnebi kuralları" olarak tanımlamışsın. "Ecnebi" kuralları derken "yabancı"yı değil, Batı'yı kastettiğini düşünüyorum, nitekim senin getirmek istediğin kurallar da "yabancı"ların kuralları.

Bu ülkede, kimse kimsenin namazına karışmaz - tabi ki riya içinde, birilerine yaranmak için namaz kılmıyorsa. Kusura bakma ama, patronuna, partilere yaranmak için, içki masasından kalkıp koşa koşa namaz kılmaya gidenleri gördü bu halk, samimiyet kayboldu anlıyor musun? Köşe bucak gizlenerek namaz kılmak zorunda kaldık diyorsun, haklısın, daha güzel bir şekilde ibadetini yerine getirebilmen gerekir, seni desteklerim. Ama, patronun, sadece sol elinde altın yüzük gördüğü için, "altın haramdır" diye düşünerek bir kişiyi işe almıyor fakat iş bilmeyip tek bildiği namaz kılmak olan bir adamı işe alıyorsa, işte bu kul hakkı yemektir. Sokağa dökülenler buna da karşı farkettin mi?

Yıllardır, hem başbakanınız hem de medyanız, sürekli hedef göstererek, sizin gibi olmayan insanları dışlamakta. Para ile imanın kimde olduğu bilinmez derler, ama siz, dinle ilgili herşeyi biliyormuş gibi, bu ağızların bizim gibi insanları "ataist" olarak yaftalamasına karşı çıkmadınız, hatta sinsice gülerek desteklediniz. Doğrusu "ateist" olmasına rağmen, içine Atatürk'ü karıştırarak, bile bile "ataist" dediniz. Güldük geçtik, ama iş ciddi, şakanın da bir sınırı var.

Muhafazakarlar da mı sokağa dökülseydi, öyle mi olur bu işler deme. Sokağa DÖKÜLMEDİNİZ! Korktunuz, daha da önemlisi, sinsice ilerlediniz. Arkanıza aldığınız cemaat, masum müslümanların paralarını toplayarak (İhlas, Deniz Feneri) size bir parti kurdu, siz de "demokrasi" ile iktidara geldiğinizi düşündünüz. O kadar gözünüz kapalı takip ettiniz ki bu partiyi, içindeki çatlakları, pislikleri dahi göremediniz. En basiti, başbakanın kendi kendisiyle çelişmesine bile ses çıkaramadınız. Kusura bakmayın ama, biz öyle koyun gibi takip etmeyiz siyasi liderleri. Sokağa çıkan insanların iyi kötü bir siyasi partiye oy atmışlığı vardır, ama hiç biri sizin kadar gözü kapalı değil. Sokağa çıkan insanların, sizin de gözünüzü açmaya çalıştığını unutma. Lütfen, aşağıdaki videoyu önyargısız, bağımlılık duygusu hissetmeden izle.



Darbeci, darbe isteyen insanlar olarak görme sokaktaki insanları. Hemen hemen hepsi, senden daha çok darbeden etkilendi. 12 Eylül'de benim babam içeri alınırken senin baban neredeydi? Neden sürekli, o darbeden sonra devlet ihaleleri sizinkilere gitmeye başladı? Haksız kazanç değil midir bu?

Tehdit eder gibi görünüyorsun bir de. Yok biz de sokağa ineriz, sizi bir kaşık suda boğarız, ülkücüler de inmek isterse ne olur diye. Ülkücüler inmedi mi sanıyorsun sen? Taksim'de ülkücüler namaz kılarken solcular onları polisten koruyordu biliyor musun?

Sen de yardım et. Ben senini namazına karışmayım, sen de benim içkime karışma. İçki içenleri alkolik olarak yaftalayıp, kendi partine oy verdiyse "alkolik değildir" deme. Ben senin oruç tuttuğun zaman yanında yemek yemeyim, sen de ülkenin kurucusuna, kurtarıcına ayyaş deme. Ben senin başını örtmene karışmayım, sen de onu ayrımcılık meselesi yapma. Kendi hayat tarzını, herkesin yaşaması gerekiyormuş gibi zorlama, ben de sana zorlamayım.

Hepsinden önce, şu "sen" ve "ben" ayrımını bitir. Bu ülke hepimizin.


Alakalı: Çok Kızdı ve Gidin AKP'ye Oy Verin

1 Haziran 2013 Cumartesi

- Taksim'de Biri mi Var? - Bizim Marjinallerdir..

İki ağaç kesiliyor diye hiç eylem mi yapılırmış ayol. Oradan iki kesildiyse başka yere yirmi iki ağaç dikilirmiş, hatta gerekirse fidanları eline verir evde saksına diktirirmiş.



Ne olduğunu anlamayan, daha doğrusu kendi tabanına olayları kendi istediği ve onların görmek istediği gibi anlatan bir başbakan var başımızda, ne yazık. İnsanlar, orada, medeni bir şekilde, tek kalan yeşil alanın ve oradaki 70 yıllık ağaçların sökülmesine karşı eylem yaptılar. Anlayın: ağaçları kesmeyin diye eylem yaptılar! Ama, sizin polisiniz, üç kişi bir araya gelse biber gazı attığı için hemen başladı biberlemeye. 

- Hey dostum, hadi biberleyelim!
- Kahretsin Mike, lanet olası federalleriz biz!

Yemedi ama, yemeyecek. Siz orada biberledikçe, suladıkça, bu işin boyutu değişti. Ağzınızdan düşürmediğiniz demokrasiyi istiyor bu halk, sürekli bekçisi olduğunuzu söylediğiniz özgürlüğü istiyor. Siz biberledikçe büyüdü, siz biberledikçe büyüyecek. Ve burada, ne bir siyasi parti, ne de bir ideoloji var. Yıllardır apolitik olarak büyüyen gençler indi meydanlara, emin olun o gençlerin %90'ı hiç bir siyasi partinin mitingine gitmemiştir. 

Kaç kişiyi öldürdünüz gazınızla, panzerinizle? Ben söyleyim, aşağıda bir tanesi var:

(Not: Bu arkadaş yaşıyormuş galiba)

Daha kaç kişinin canını alacaksınız? Kaç kişiyi sakat bırakacaksınız? Sizin lafınızla size yardımcı olayım: "Siz öldürmeyi iyi bilirsiniz.". Bu halk Gazze halkı olsaydı hüngür hüngür ağlayacak adamlarınız nerede şimdi? Siz Suriye'deki muhalifleri desteklerken kahramansınız da, yabancı devletler bu halka destek çıkınca neden onlar tu kaka oldu birden bire?

Bu halk, diktatörlüğe karşı eylem yapıyor, anlayın! Siz inat edip "biz o topçu kışlasını ne olursa olsun yapacağız" dedikçe bu halkın inadı da bitmeyecek. Çünkü, o ağzınıza yakışmayan demokraside, halkın seçtiği insanlar ancak halkın isteklerini yapmakla yükümlüdür, yüzbinlerce insan sokağa dökülecek kadar bir şeyi istemiyorsa geri çekilmelisiniz. İçinizde azıcık da olsa onur olsa, yapacağınız hareket geri çekilmek olmalı.

Her türlü devlet kurumunu ele geçirdiniz, ona rağmen İdare Mahkemesi yürütmenin durdurulması kararını çıkarabiliyor ve siz bu karara kızabiliyorsunuz. Hani hukuku kendinize yontmuş ve artık "önünüzde engel kalmamıştı" ? Hala halktan yana karar alabilen mahkemeler var, demek ki o pis köklerinizi her kuruma salamadınız, salamayacaksınız.

Bu halk artık bir şeyden korkmayacak, emin olun. Ne kadar polis alırsanız alın, ne kadar vergimizi biber gazına yatırırsanız yatırın, bu halk uyandı. 

Alman ZDF kanalının sözlerini unutmayın: "Türkler savaşırsa olaylar değişir!"

10 Mayıs 2013 Cuma

Utanmazlığın Kanunlaşması

Padişahlık yasası, önce kıyak sonra hak gibi haberlerle gördük son kanun teklifini. Milletvekili amcalarımızın ne kadar da çok sorunu varmış, nasıl da muhtaç durumdalarmış bilememişiz. Trafikte kendilerine ehliyet ruhsat sorulunca inciniyorlarmış, o yüzden geçiş önceliği ve trafik cezalarından muafiyetleri gerekliymiş. Aldıkları maaş, tek dönemde emeklilik ve ömür boyu milletvekili maaşına eşit emekli maaşı yeterli değilmiş ki 2 senede emeklilik ile tek dönemde çifte emeklilik almaları gerekiyormuş. Maaşlarına da haciz koyulamayacakmış, koskoca milletvekiline haciz mi gidermiş canım!

Birbirlerine ölesiye düşman partililer bir anda kendi cepleri olunca can ciğer uzlaşıvermişler, komisyondan jet hızıyla geçmiş tasarı. Daha sonra, halkın tepkisi çok büyük olmuş, sevgili başbakanımız olaya el koymuş. Sözümona, herşeyden haberi olan başbakanın bu tasarıdan haberi yokmuş ve onun bilgisi olmadan komisyona gelmiş. Başbakan olaya el koyarsa biz durmayız diye diğer partiler tasarıdan imzalarını çekmişler. İki gün önce "arabam durduruldu, mağdurum" diyen milletvekilinin partisi imzayı çeken ilk parti olmuş.

"Cehalet Güçtür"

Utanmazlığın kanunlaştırılma çalışmaları bunlar. Hala "ileri demokrasi" diye biz yiyelim bunları. Demokraside, hiç bir şekilde bir zümrenin diğerine üstünlüğü olamaz. Bizim milletvekillerimizin yapmaya çalıştığı demokrasiden ziyade, siyasi partilerin ve meclis üyelerinin üstünlüğünün olduğu hatta kutsal sayıldığı, her türlü suç sayılabilecek hareketleri yapmalarına rağmen ceza almadığı bir distopya rejimi kurmak. Eminim birçoğu olayın farkında değil; onlar sadece kendi ceplerini düşünüyordur, sonuçta hepimiz önce kendi cebimizi düşünüyoruz. Fakat, kimse George Orwell'in 1984'ündeki gibi "parti" üyelerinin 1. sınıf vatandaş, geri kalanının maraba olduğu bir sistem kurmaya çalışmıyoruz.

Siz gidin, daha önce oy verdiğiniz partilere yeniden oy verin. Onların, daha çok "hak"lara ihtiyaçları var.

30 Nisan 2013 Salı

Şekerli Ayran

Son dönemlerde, iktidar, sağlığımızı ne kadar düşündüğünü iyice belli etti. Farketmemiş olamazsınız, öncelikle sigara yasakları ve ardından vergi zamları ile sigara tüketimi sınırlandırıldı. Ne yalan söyleyim, benim beklediğim bir uygulamaydı. Daha sonra, sayın başbakan, ekmeğe el attı. Beyaz ekmekteki tuz oranı indirildi öncelikle, daha sonra da ekmeklerde belli bir miktar kepek olması, ekmek satılan yerlerde her türlü (tam buğday, çavdar, vs) ekmek satılması için düzenlemeler yapıldı. Görünüşte iyi olsa da, bu düzenlemenin altında sürekli başbakanın bağırsak hastalığının olduğunu düşündüm, nitekim bağırsak sorunları olan hastalar daha lifli besleniyorlar. Neyse, az da olsa bir faydası olur dedim. En son da milli içkiyi ayran ilan ederek alkole savaş açtılar. İktidar fanatikleri de hemen, neredeyse 100 yıllık bira reklamlarını "tek partinin bira propagandası" olarak sosyal medyada paylaşmaya başladılar.

Reklamları izlediniz..


Buraya kadar yazdıklarıma bakınca, gerçekten iktidarın halk sağlığını düşündüğü hissiyatına kapılmamak elde değil. Fakat, aynı iktidarın çıkarmaya çalıştığı (çıktı mı bilmiyorum) Yeni Şeker Kanunu Tasarısı, halk sağlığının o kadar da önemli olmadığını, asıl önemli olanın ekonomik karlılık olduğunu ortaya çıkarıyor.

Yeni yasa tasarısına göre, nişasta bazlı şeker üretimi kotası, %10'dan %15'e çıkarılıyor. Yani, Avrupa ülkelerinin yasaklamaya çalıştığı, Polonya'da %2, tarım ülkesi Hollanda'da %0'a çekilen nişasta bazlı şeker kotası, sevgili ülkemizde %15'e çıkarılıyor. 

Peki ama, nişasta bazlı şeker nedir ve neden zararlı?

Nişasta bazlı şeker, mısırdan, özellikle de GDO'lu mısırdan elde edilen, pancardan elde edilen şekere göre daha ucuz bir şeker. "Glikoz şurubu" olarak da biliniyor, elinizdeki meşrubat kutusunun veya çikolata paketinin üzerine bakın, içindekilerde kesinlikle göreceksiniz. 

Ohh, çok şeker :)

Yapısal olarak masa şekeri olarak bilinen "sukroz" dan  (sukroz: %50 glukoz, %50 fruktoz) daha fazla fruktoz (%80 fruktoz, %20 glukoz) içeriyor. Fruktoz, basit şeker olmasına rağmen, metabolizması yine bir basit şeker olan glukoz'dan daha farklı. Karaciğerde, glukozdan daha hızlı metabolize oluyor, hatta glukoz metabolizmasının önüne geçiyor. Trigliserit sentezini artırdığı için vücutta yağlanmayı artırıyor, ve bu yağın bir kısmı karaciğerde depolanıyor. Bu sebeple, hiç alkol almadan bile karaciğer yağlanması ve sonucunda siroz olma olasılığı oldukça yüksek.

Fruktoz, glukoz kadar tokluk hissi yaratmadığı için doyma azalıyor ve bu da daha çok yemek yemeye sebep oluyor. Obezitenin son yıllarda çok artmasının sebebi, 1970 ile 1990 arasında, nişasta bazlı şekerin tüketimi %1000 artması. Meşrubatlar, meyve suları, fast-food, fabrikasyon tatlılar ve ucuza kaçmaya çalışan işletmeler sayesinde obezite de aynı hızla artmış durumda.

Yarasın tosunuma!


Nişasta bazlı şeker, bunlardan başka, tip 2 diyabetin en büyük sebeplerinden biri. Yine benzer şekilde, aşırı fruktoz tüketimi ürik asit üretimini artırdığı için gut hastalığının da artışında etkisi var. Yani, ille de her gün yarım kilo bonfile, bir koca ıstakoz yiyerek gut olmazsınız, içtiğini kola, yediğiniz dondurma da sizi gut yapmaya yeter.

Şimdi, sigaranın yasaklandığı, ekmeğin kepeklendiği, alkolün yerin dibine vurulduğu bir yerde, bu şekilde şeker tüketimini artıracak hareketler, bana sağlığı düşünen samimi bir iktidar hissi vermiyor. Tam tersine, tepedeki tek adamın, sevmediği şeyleri yasaklaması, para getirecek şeylere de izin vermesi hissi oluşuyor.

Karar sizin. 

Kaynaklar:

18 Şubat 2013 Pazartesi

İyi Diyelim, İyi Olalım

"Nasılsın?" diye çok soru almaya başladım son günlerde. Ne diyeyim, bu soru çok genel geçer bir sorudur. Yeni tanıştığımız kişilere, yakın arkadaşlarımıza, eşimize dostumuza hemen her gün sorarız. Aldığımız yanıt da her zaman aynıdır: "İyiyim. Sen?". Ben de öyleyim işte.

Hep bu kadar iyi miyiz? Ya da şöyle sorayım, hiç birimiz bu soruya "kızgınım", "çok mutluyum", "eşşek gibiyim" diye yanıt veriyor mu? Hiç birimiz böyle bir yanıt aldık mı?


Çok sıradanız bu konuda, çok da yabancıyız. Aslında, bu soruyu yönelttiğimiz kişinin nasıl olduğu umurumuzda bile değil. Sadece vakit geçsin, konuşma olsun diye araları dolduruyoruz. Gerçekten bu kadar birbirimizle ilgileniyor olsaydık, farklı bir soru soruyor olurduk: "Mutlu musun?". Alacağımız yanıt işte bu soruda anlamlı olurdu. Dokunsan ağlayacak modda geziyoruz zaten bütün Türk milleti olarak, bir de bu soruyu sorunca bütün birikenler dökülmeye başlar.

Kendime sorayım.
- Mutlu muyum?
- Eşşek gibiyim!

3 Ocak 2013 Perşembe

Şişe Durduğu Gibi Durmuyor

Bugün bir haber gördüm: 

http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=390036

Diyor ki, ABD, Massachusetts, Concord şehrinde, 1 litre'den az su alan plastik şişelerin satışı yeni yılla beraber yasaklanmış. Sebebi de, bu şişelerin çevreyi çok kirletmesinden mütevellit, çevre kirliliğini azaltmak ve musluk suyu kullanımını özendirmekmiş. Musluk suyu içsinler ki daha çok florit kanlarına karışsın. Florit ile ne olduğunu, daha önce yazmıştım: http://erenindefteri.blogspot.com/2012/07/saglkl-disler-bunak-gulusler.html .

Haberde bir de, Avustralya'da da bir şehirde daha önce benzer bir uygulamanın başlatıldığı yazıyor. Şişeleri toplayıp geri dönüşüme kazandıracak çöp kutularını koymak yerine yasaklamak, çok Türk işi olmuş. Zaten, bu yasağın amacının çevreyi temiz tutmak olmadığı çok belli, eğer dert çevreyi korumak olsa, küçük ambalajlı her şeyin, sakızların, çikolataların, kutu kolaların vs. yasaklanması gerekir değil mi?

Please Recycle


Çok yakında, Türkiye'de de "çevreci" bir kentimizde benzer bir uygulama hayata geçirilirmesini beklerim. Hele hele, bu kentte şebeke suyunun içilebilir olduğu, bir çok şişelenmiş sudan daha lezzetli, daha sağlıklı olduğu yazılırsa hiç şaşırmam.

İçin ne diyim.