10 Mayıs 2013 Cuma

Utanmazlığın Kanunlaşması

Padişahlık yasası, önce kıyak sonra hak gibi haberlerle gördük son kanun teklifini. Milletvekili amcalarımızın ne kadar da çok sorunu varmış, nasıl da muhtaç durumdalarmış bilememişiz. Trafikte kendilerine ehliyet ruhsat sorulunca inciniyorlarmış, o yüzden geçiş önceliği ve trafik cezalarından muafiyetleri gerekliymiş. Aldıkları maaş, tek dönemde emeklilik ve ömür boyu milletvekili maaşına eşit emekli maaşı yeterli değilmiş ki 2 senede emeklilik ile tek dönemde çifte emeklilik almaları gerekiyormuş. Maaşlarına da haciz koyulamayacakmış, koskoca milletvekiline haciz mi gidermiş canım!

Birbirlerine ölesiye düşman partililer bir anda kendi cepleri olunca can ciğer uzlaşıvermişler, komisyondan jet hızıyla geçmiş tasarı. Daha sonra, halkın tepkisi çok büyük olmuş, sevgili başbakanımız olaya el koymuş. Sözümona, herşeyden haberi olan başbakanın bu tasarıdan haberi yokmuş ve onun bilgisi olmadan komisyona gelmiş. Başbakan olaya el koyarsa biz durmayız diye diğer partiler tasarıdan imzalarını çekmişler. İki gün önce "arabam durduruldu, mağdurum" diyen milletvekilinin partisi imzayı çeken ilk parti olmuş.

"Cehalet Güçtür"

Utanmazlığın kanunlaştırılma çalışmaları bunlar. Hala "ileri demokrasi" diye biz yiyelim bunları. Demokraside, hiç bir şekilde bir zümrenin diğerine üstünlüğü olamaz. Bizim milletvekillerimizin yapmaya çalıştığı demokrasiden ziyade, siyasi partilerin ve meclis üyelerinin üstünlüğünün olduğu hatta kutsal sayıldığı, her türlü suç sayılabilecek hareketleri yapmalarına rağmen ceza almadığı bir distopya rejimi kurmak. Eminim birçoğu olayın farkında değil; onlar sadece kendi ceplerini düşünüyordur, sonuçta hepimiz önce kendi cebimizi düşünüyoruz. Fakat, kimse George Orwell'in 1984'ündeki gibi "parti" üyelerinin 1. sınıf vatandaş, geri kalanının maraba olduğu bir sistem kurmaya çalışmıyoruz.

Siz gidin, daha önce oy verdiğiniz partilere yeniden oy verin. Onların, daha çok "hak"lara ihtiyaçları var.

30 Nisan 2013 Salı

Şekerli Ayran

Son dönemlerde, iktidar, sağlığımızı ne kadar düşündüğünü iyice belli etti. Farketmemiş olamazsınız, öncelikle sigara yasakları ve ardından vergi zamları ile sigara tüketimi sınırlandırıldı. Ne yalan söyleyim, benim beklediğim bir uygulamaydı. Daha sonra, sayın başbakan, ekmeğe el attı. Beyaz ekmekteki tuz oranı indirildi öncelikle, daha sonra da ekmeklerde belli bir miktar kepek olması, ekmek satılan yerlerde her türlü (tam buğday, çavdar, vs) ekmek satılması için düzenlemeler yapıldı. Görünüşte iyi olsa da, bu düzenlemenin altında sürekli başbakanın bağırsak hastalığının olduğunu düşündüm, nitekim bağırsak sorunları olan hastalar daha lifli besleniyorlar. Neyse, az da olsa bir faydası olur dedim. En son da milli içkiyi ayran ilan ederek alkole savaş açtılar. İktidar fanatikleri de hemen, neredeyse 100 yıllık bira reklamlarını "tek partinin bira propagandası" olarak sosyal medyada paylaşmaya başladılar.

Reklamları izlediniz..


Buraya kadar yazdıklarıma bakınca, gerçekten iktidarın halk sağlığını düşündüğü hissiyatına kapılmamak elde değil. Fakat, aynı iktidarın çıkarmaya çalıştığı (çıktı mı bilmiyorum) Yeni Şeker Kanunu Tasarısı, halk sağlığının o kadar da önemli olmadığını, asıl önemli olanın ekonomik karlılık olduğunu ortaya çıkarıyor.

Yeni yasa tasarısına göre, nişasta bazlı şeker üretimi kotası, %10'dan %15'e çıkarılıyor. Yani, Avrupa ülkelerinin yasaklamaya çalıştığı, Polonya'da %2, tarım ülkesi Hollanda'da %0'a çekilen nişasta bazlı şeker kotası, sevgili ülkemizde %15'e çıkarılıyor. 

Peki ama, nişasta bazlı şeker nedir ve neden zararlı?

Nişasta bazlı şeker, mısırdan, özellikle de GDO'lu mısırdan elde edilen, pancardan elde edilen şekere göre daha ucuz bir şeker. "Glikoz şurubu" olarak da biliniyor, elinizdeki meşrubat kutusunun veya çikolata paketinin üzerine bakın, içindekilerde kesinlikle göreceksiniz. 

Ohh, çok şeker :)

Yapısal olarak masa şekeri olarak bilinen "sukroz" dan  (sukroz: %50 glukoz, %50 fruktoz) daha fazla fruktoz (%80 fruktoz, %20 glukoz) içeriyor. Fruktoz, basit şeker olmasına rağmen, metabolizması yine bir basit şeker olan glukoz'dan daha farklı. Karaciğerde, glukozdan daha hızlı metabolize oluyor, hatta glukoz metabolizmasının önüne geçiyor. Trigliserit sentezini artırdığı için vücutta yağlanmayı artırıyor, ve bu yağın bir kısmı karaciğerde depolanıyor. Bu sebeple, hiç alkol almadan bile karaciğer yağlanması ve sonucunda siroz olma olasılığı oldukça yüksek.

Fruktoz, glukoz kadar tokluk hissi yaratmadığı için doyma azalıyor ve bu da daha çok yemek yemeye sebep oluyor. Obezitenin son yıllarda çok artmasının sebebi, 1970 ile 1990 arasında, nişasta bazlı şekerin tüketimi %1000 artması. Meşrubatlar, meyve suları, fast-food, fabrikasyon tatlılar ve ucuza kaçmaya çalışan işletmeler sayesinde obezite de aynı hızla artmış durumda.

Yarasın tosunuma!


Nişasta bazlı şeker, bunlardan başka, tip 2 diyabetin en büyük sebeplerinden biri. Yine benzer şekilde, aşırı fruktoz tüketimi ürik asit üretimini artırdığı için gut hastalığının da artışında etkisi var. Yani, ille de her gün yarım kilo bonfile, bir koca ıstakoz yiyerek gut olmazsınız, içtiğini kola, yediğiniz dondurma da sizi gut yapmaya yeter.

Şimdi, sigaranın yasaklandığı, ekmeğin kepeklendiği, alkolün yerin dibine vurulduğu bir yerde, bu şekilde şeker tüketimini artıracak hareketler, bana sağlığı düşünen samimi bir iktidar hissi vermiyor. Tam tersine, tepedeki tek adamın, sevmediği şeyleri yasaklaması, para getirecek şeylere de izin vermesi hissi oluşuyor.

Karar sizin. 

Kaynaklar:

18 Şubat 2013 Pazartesi

İyi Diyelim, İyi Olalım

"Nasılsın?" diye çok soru almaya başladım son günlerde. Ne diyeyim, bu soru çok genel geçer bir sorudur. Yeni tanıştığımız kişilere, yakın arkadaşlarımıza, eşimize dostumuza hemen her gün sorarız. Aldığımız yanıt da her zaman aynıdır: "İyiyim. Sen?". Ben de öyleyim işte.

Hep bu kadar iyi miyiz? Ya da şöyle sorayım, hiç birimiz bu soruya "kızgınım", "çok mutluyum", "eşşek gibiyim" diye yanıt veriyor mu? Hiç birimiz böyle bir yanıt aldık mı?


Çok sıradanız bu konuda, çok da yabancıyız. Aslında, bu soruyu yönelttiğimiz kişinin nasıl olduğu umurumuzda bile değil. Sadece vakit geçsin, konuşma olsun diye araları dolduruyoruz. Gerçekten bu kadar birbirimizle ilgileniyor olsaydık, farklı bir soru soruyor olurduk: "Mutlu musun?". Alacağımız yanıt işte bu soruda anlamlı olurdu. Dokunsan ağlayacak modda geziyoruz zaten bütün Türk milleti olarak, bir de bu soruyu sorunca bütün birikenler dökülmeye başlar.

Kendime sorayım.
- Mutlu muyum?
- Eşşek gibiyim!

3 Ocak 2013 Perşembe

Şişe Durduğu Gibi Durmuyor

Bugün bir haber gördüm: 

http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=390036

Diyor ki, ABD, Massachusetts, Concord şehrinde, 1 litre'den az su alan plastik şişelerin satışı yeni yılla beraber yasaklanmış. Sebebi de, bu şişelerin çevreyi çok kirletmesinden mütevellit, çevre kirliliğini azaltmak ve musluk suyu kullanımını özendirmekmiş. Musluk suyu içsinler ki daha çok florit kanlarına karışsın. Florit ile ne olduğunu, daha önce yazmıştım: http://erenindefteri.blogspot.com/2012/07/saglkl-disler-bunak-gulusler.html .

Haberde bir de, Avustralya'da da bir şehirde daha önce benzer bir uygulamanın başlatıldığı yazıyor. Şişeleri toplayıp geri dönüşüme kazandıracak çöp kutularını koymak yerine yasaklamak, çok Türk işi olmuş. Zaten, bu yasağın amacının çevreyi temiz tutmak olmadığı çok belli, eğer dert çevreyi korumak olsa, küçük ambalajlı her şeyin, sakızların, çikolataların, kutu kolaların vs. yasaklanması gerekir değil mi?

Please Recycle


Çok yakında, Türkiye'de de "çevreci" bir kentimizde benzer bir uygulama hayata geçirilirmesini beklerim. Hele hele, bu kentte şebeke suyunun içilebilir olduğu, bir çok şişelenmiş sudan daha lezzetli, daha sağlıklı olduğu yazılırsa hiç şaşırmam.

İçin ne diyim.

24 Aralık 2012 Pazartesi

Daha Çok Genciz

Tasarladığım bilim-kurgu hikayesinden, ufak bir parça.


"Daha çok gençsiniz" dedi oda arkadaşım, "daha önünüzde çok yol var".

Öğrenci değişimi programı çerçevesinde hem Avrupa'da hem de Asya'da değişik üniversitelerde eğitim aldım. Fakat, 5 sene önce, Dünya yöneticilerinin aldığı karar ile, diğer gezegenlerdeki türler ile de öğrenci değişimi programı başlayınca, aslında kendi yaşadığım öğrenci değişimi programlarından ne kadar az şey öğrendiğimi farkettim.

Oda arkadaşım, evinden yaklaşık 7.5 ışık yılı uzaklıkta, kendi gezegeninden tanıyabildiği kadarı ile tanıdığı gezegenimize gelmişti. Aldığı eğitim rahatlıkla Dünya üzerinde bir doçent seviyesine denk olabilecekken, sosyal konularda eğitimine devam etmek için üniversitemize gelmişti. Tarih, Felsefe, Beşeri Bilimler, Siyaset Bilimi ve değişik sanat bölümlerinin iskelet derslerinden oluşturulan Beşeriyyat bölümünde okuyordu. Aslında yaptığına tam olarak da okumak denmezdi, bizim için yüzyıllarca tartışılan konuları görerek nasıl çözdüklerini bize anlatıyordu. Bir gün, kendi eğitimimi tamamlamak için gereken branş dışı derslerden birinde (siyaset tarihi) rastlaşmıştık. Anlattıklarını dinlerken kendimden geçmiştim.

"Daha çok gençsiniz, daha önünüzde çok yol var. Yönetim konusunda kendinize çok güveniyorsunuz. Hala 2500 sene önceki yöntemler ile, hatta onları daha da kötüleştirerek devam ediyorsunuz. İlerleme konusunda adımlar atmanıza rağmen sürekli bir şekilde kendinizi geriye çekmiş ve zamanında işe yaramış ama gününüzde çalışacağını bilmediğiniz yöntemleri uygulamışsınız. Öyle ki, adına 'Demokrasi' dediğiniz bu yöntemi, doğduğu zamandaki anlamından da ayırıp kirleterek savaş nedeni haline getirmişsiniz. Söyleyin bana, ülkelerinizin yöneticileri ne konusunda eğitim aldı? Mühendis mi, doktor mu, gemi inşaatçısı mı? Hangileri yönetim ve ilerleme konusunda eğitim aldı? "

"Biz de sizin gibi bir topluluktuk. Sizin zamanınız ile yaklaşık 155 yıl öncesine kadar da sizinle aynı yollardan geçerek bu yönetim şeklinin sonuna kadar geldik. Ülkelerimiz demokrasi adı altında siyasi partiler tarafından yönetiliyordu. Aslında bu siyasi partiler iyi niyetle ortaya çıkmıştı: yakın düşüncede olan halk aynı çatı altında toplanıp kendilerine yakın kişileri seçebiliyordu. Fakat bir süre sonra, halk kendi düşüncelerini temsil edecek bir parti bulamaz oldu. Çünkü, var olan partiler amaçlarından sapmıştı, onlar artık halkın düşüncelerini değil, her organizma gibi kendi varlığını korumayı birincil amaç olarak belirlemişti. Bu koruma içgüdüsü o kadar ileri gitmişti ki, ülkeler arası savaşlardan sonra partiler arası savaşlar başlamıştı. Yine sizin zaman biriminiz ile 32 yıl süren savaşlarda, ülkeler değil, siyasi partiler birbiri ile savaşmıştı. Sonrasında sınırlarımız yeniden çizilirken, artık bütün gezegen üzerinde hayatta kalan 5 siyasi partiye göre belirlemiştik yerlerimizi."

"Sonrasında, gezegenimizde geriye kalanlar, aynı olayları yaşamamak için, yeni bir akım başlattı. Yönetim bir şekilde gerekliydi, halkın kuralları, kanunları koyacak, bunları kollayacak ve huzursuzlukları giderecek yapılara, kurumlara ihtiyacı vardı. Bunları yapacak kişileri de, diğer mesleklerde olduğu gibi belirli eğitimle ve yeterliliklerle seçmeye karar verdik. Yani, sizde nasıl bir roketin altında mühendis imzası, reçetenin altında doktor imzası gerekiyorsa, biz de kanunların altında kanun yapıcı imzası aramaya başladık. Bu işe bir meslek olarak bakıp, kişisel çıkarları bu olayın dışına çıkarabildik. Gezegen halkı, kişisel gelişi hırsları için artık ülke yönetimine girmez oldular, çünkü orası artık o kadar da kolay bir oyun alanı değildi. Bu sayede bilimsel gelişmelerimizi hızlandırabildik ve size o mesajı gönderdik."

Oda arkadaşımın bu kadar konuşmasında, özellikle en sonda söyledikleri bende bir şeyleri aydınlığa kavuşturdu. Bahsettiği bir nevi, Dünya'da da denenen fakat başarılamayan teknokrat hükümeti gibiydi, ama tam olarak da değildi. Teknoloji bakanımızın aslen bir heykeltraş, Halk Sağlığı bakanımızın da Tarih öğretmeni olduğu gerçeğini düşündüm. Biz nerede yanlış yapmıştık acaba?

13 Aralık 2012 Perşembe

21 Aralık - Kop Kop Partisi

21 Aralık 2012 için kıyamet senaryoları yıllardır var. Şunun şurasında bir hafta falan kaldı, dünya üzerinde bir çok kişi yusuf yusuf moduna girdi. Bazı akıllı adamlar Şirince gibi yerlerde kıyamet turizmi yaratıp, geceliği 1000 liradan kıyamete giriş partisi yapacaklar. Ticari zeka ne diyim, parayı veren enayiler olduğu sürece böyle çok kıyametten ekmek çıkarırlar.

En baştan söyleyim, 21 Aralık 2012 tarihinde Dünya'ya "Marduk" gezegeninin çarpacağına, süper volkanların patlayacağına, "Foton Kuşağı" denen zımbırtıya gireceğimze, Dünya'nın manyetik alanının çökeceğine falan inanıyorsanız, hemen gidin "The Flat Earth Society"ye üye olun: http://theflatearthsociety.org. Bu adamlar da Dünya'nın düz olduğuna inanıyorlar. Uzaydan fotoğraflar gösterildiği zaman da "bütün hükümetler komplo kuruyor, NASA bunların uşağı" şeklinde yanıt veriyorlar. Hatta, NASA görevlilerinin Antarktika'daki "buz sütunları" üzerinde nöbet tuttuğunu, oraya tırmanarak Dünya'nın düz olduğunu gösterecek insanları engellediğine inanıyorlar. Katılın onlara.

Dünya'ya bir gezegen falan çarpmayacak. Emin olun, bir gezegen Dünya'ya çarpma rotasında olsaydı, her gece büyüyen bir ışık olarak görürdük. Gözünüzde canlanması için, dolunaydan daha büyük ve daha parlak bir cisim düşünün. Hah, öyle, tepsi kadar. Karanlık olduğu için göremiyoruz diyorlar bi de. Karanlık bir cisim de arkasındaki ışığı engeller, gölge yapar. Karadelikler böyle gözlenir. Hiç gökyüzünde kocaman bir kara boşluk gördünüz mü? Hoş, şehirlerde kim yıldızları görebiliyor ki..

Çok merak ediyorsanız, NASA'nın sitesinden Dünya'ya yakın gök cisimlerinin yörüngelerine bakabilirsiniz: http://neo.jpl.nasa.gov/

Diğer olaylara girmiyorum, onlar saçmalığın bayrak taşıyıcıları.

Bilinen astronomik olaylar ile en yakın kıyamet 4,5 milyar yıl sonra olacak. Yani, ilk canlı tek hücrelilerden, bizim gibi safsatalar üretebilecek karmaşık canlıların evrimleşmesi süresi kadar!

Aslında, en kolay kıyamet senaryosu, yine kendi elimizle yaptıklarımız. Isıttık dünyayı, alttan alttan ısıtıyoruz. Buzdolabının kapağını açık bırakıp, kombiyi son ayarda yakıyoruz. Sonra da buzluktaki etin sağlıklı kalmasını bekliyoruz. Yaşar da 50 yıl sonrasını görürsek, bugünleri, bu yazıları hatırlarsak, kendi kendimize ne kadar küfreceğimizi bilemiyorum.

Çok daha kolayı da, hazırda bekleyen 4400 adet kırmızı düğme. Yedeklerle birlikte 40 bini bulan nükleer silahlar. Bazı ülkelerin üretmek için çabaladığı, bazılarının elinde koz olarak tuttuğu, bir tanesinin de insanlığa karşı kullandığı silahlar. Evet, bu silahların, bilinen 4400 tanesi, her an düğmesine basılarak fırlatılmaya hazır bekletiliyor. Dünya hala sidik yarıştırma peşinde. Bu sistemlerin bu şekilde tutulması, Çehov'un silahı gibi, bir gün kullanılacağı anlamına gelir. İşte o gün kıyamet kopar. İnsanlıktan geriye bir şey kalmadığı zaman, dünya yaşanabilir olmadığı zaman kıyamet kopar.



Bu yazıyı okuyarak hiç bir ülke nükleer silahtan vazgeçmez, eline güç geçen herkes de bu silahlardan edinmek ister. O yüzden, safsatalara inanmayın bari.

20 Temmuz 2012 Cuma

Sağlıklı Dişler, Bunak Gülüşler!

"Florit, özellikle diş macunundaki, diş sağlığını korumada çok önemli" 

diye yazmış 2001'de yapılan bir çalışma. Tabi bununla kalmamış, devamını getirmiş:

"fazla Florit'in bir çok insanın diş sağlığına fazla da bir etkisi olduğu belirlenmedi." [1]

Diş macunu reklamlarında, pazarladıkları ürünün içinde, diş çürüklerini önlemek için Florit olduğunu, bu sayede dişlerimizin çok sağlıklı olacağını, çürüklerden koruyacağını söylerler. Açıkçası, bunca yıldır dişlerimi Floritli diş macunlarıyla fırçalamama rağmen diş çürüklerinden kurtulamadım. Belki benim meselem o, ayrı bir konu. Asıl olay, Floritin kendisi.

Diş macunları içine koyulan Florit, genelde Sodyum Florit bileşiği olarak eklenir.

Sodyum Florit, diş macunlarındaki kullanımından önce, yoğunlukla fare zehiri türevleri içinde kullanılmaktaydı. Batı'daki sanayileşme süreci ve dünya savaşları sırasındaki bilimsel ve endüstriyel gelişmeler sonucunda da zehirli atık olarak bol miktarda üretildi. Zehirli olması ve metal aşındırıcılığı olması sebebiyle bu atıkların depolanması ciddi çevre sorunlarına yol açtı.

Çevre sorunları çok ağır olmasına rağmen bu yazının konusu değil. Bu yazıda, Florit'in insan sağlığı üzerinde ne gibi zararları olduğunu aktaracağım. Doktor değilim, medikal bir eğitimim yok, o yüzden bu yazının bilimsel bir tarafı yok. Ama, araştırma yaparken bilimsel kaynakları bulmaya çalıştım ve çoğunlukla kaynak vererek yazcağım.

Florit konusunda duyduğum ilk iddia, düşünce kontrolü yöntemi olarak kullanılmasıydı. Açıkçası, bu iddiadan yola çıkarak araştırma yaptım. İnternette bir çok yerde (forumlar, sözlükler, bloglar), Florit'in özellikle İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi'ler tarafından kullanıldığı yönünde. O dönemde, özellikle kimyasal silah araştırmaları için bolca kullanılan Flor bileşiklerinden Sodyum Florür, insanlara belli bir dozda verildiğinde bu insanların daha itaatkar oldukları gözlenmiş. Özellikle toplama kamplarında bolca kullanıldığı rivayet ediliyor. Bu Florit araştırmalarının "sinir gazı" araştırmalarından yöneldiğini de belirteyim.

Süleyman Demirel Üniversitesi profesörlerinden Tamer Mungan'ın araştırmasına göre, vücuttaki Flor miktarının artması, kadınlardaki üreme organlarına hasar veriyor. Fareler üzerinde yapılan deneylerde, Flor bileşikleri verilen farelerde, döllenmiş yumurtanın rahime bağlanma oranında ciddi oranda azalma olduğu gözlemlenmiş. Aynı şekilde, insanlar üzerindeki istatistik araştırmalarına göre de yüksek Flor alan insanlarda doğurganlık oranının azaldığı saptanmış. [2] Doğurganlık oranının azalması bana bu blogdaki ilk yazımdaki nüfus azaltma senaryosunu hatırlattı.

Kanadalı doktor Richard Foulkes, 1995 yılında, Kaliforniya Çevre Güvenliği ve Zehirli Maddeler Komitesi'ne yaptığı sunumda [3], "gerçeklerin saklandığını", "bilimsel araştırmaların taraflı gösterildiğini" ve bazı bilimsel araştırma sonuçlarının bilerek "atlandığını" anlatmış. Kendi araştırmalarına göre, Amerika'da 1945'den beri içme sularına karıştırılan Florit, amacı olan diş çürüklerini azaltmanın aksine, bazı bölgelerde dişlerdeki Flor zehirlenmesi vakalarını artırmış. Gelişmiş ülkelerdeki diş çürüklerindeki azalmaların Floritle (Floritli su, diş macunu) alakalı olmadığını aktarmış. Floritin üreme sağlığına etkisini Tamer Mungan gibi Dr. Foulkes de belirtmiş, bunlara ek olarak da zihinsel rahatsızlıkların oluştuğuna dikkat çekmiş. Down sendromu gibi zihinsel rahatsızlıklar ile ortalama IQ seviyelerindeki düşüşün, yüksek Flor kullanımı ile doğrudan ilişkisi olduğunu da göstermiş.

Florit, normalde kandan beyine doğrudan geçemez, çünkü kan-beyin bariyerini aşamaz. Fakat, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi öğrencilerinin çalışmaları [4] gösteriyor ki, bu bariyerden yoksun olan epifiz bezi, bu mineralin hedefleri arasında. Epifiz bezi, melatonin hormonunun salgılanmasından sorumludur. Melatonin hormonu da, vücutta stresi azaltan, antioksidan etkileri sebebiyle serbest radikallerin yayılmasını engelleyen ve bu sayede vücudu bir nebze kanser gibi hastalıktan koruyan, mucizevi bir hormondur. Cerrahpaşa öğrencilerinin çalışması da (henüz kanıtlanmış ve kabul edilmiş olmasa da), floritin epifiz bezinde biriktiğini ve bu birikme sonucunda epifiz bezinin çalışmasını engellediğini gösteriyor. Epifiz bezinin azalan çalışması da yaşlandığımızda en çok korktuğumuz hastalığın oluşumuna sebep olabiliyor: alzheimer.

Bu kadar bilimsel çalışma, Floritin zararlı bir mineral olduğunu gösteriyor, hatta gözümüze sokuyor. Fakat, yanlı bilimsel yayınlar, büyük firmaların kar etme hırsları ve de belki de yukarıda bahsettiğim "mind control" istekleri yüzünden, televizyonlarda bu zehri iyi bir şeymiş gibi görebiliyoruz. Dünya çapında da anti-florit hareketleri sürekli kara-propaganda yöntemleri ile kötü ve sapkın gösteriliyor.

Unutmayın ki, zamanında "süper bir olay" olarak nitelendirilen ve sağlığa zararlı olmadığı belirtilen kurşunlu benzindeki kurşun, atmosferden çocukların solunum sistemlerine girerek onlarda kalıcı hasarlar bıraktı (şimdilerdeki yüksek kanser oranlar), florit de çocukların vücudunda birikiyor. Diş macunlarının üzerindeki "çocuklara az miktarda verin" uyarısını dikkate alın, mümkün olduğunca floritsiz diş macunu kullanın. Ha, floritsiz diş macunlarını kolay bulamazsınız, o alıştığınız markalara pek bakmayın. Genelde eczanede satılan diş macunu olarak gördüğünüz markaların bazı modelleri içinde florit bulunmaz, üşenmeyin ve içindekilere bakın.

Akıllı olun, bunamayın.


Kaynaklar:

[1] http://en.wikipedia.org/wiki/Water_fluoridation_controversy#cite_ref-Sheiham_34-0
[2] http://scholar.googleusercontent.com/scholar?q=cache:vcc9PwB2EDUJ:scholar.google.com/+tamer+mungan+fluor&hl=tr&as_sdt=0  "Reprodüktif Etkiler"
[3] http://www.sonic.net/kryptox/politics/lead20s.htm
[4] http://cobid.wordpress.com/2009/11/16/florid%E2%80%99in-melatonin-seviyeleri-ve-alzheimer-benzeri-norodejeneratif-hasarla-iliskisi-uzerine-bir-hipotez/